Serra Yılmaz'dan duyularak Ralph Waldo Emerson'dan beğenilen bir alıntı:
"Başarı sık sık gülmek ve çok sevmektir; akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır; dürüst eleştirmenlerin onayını almak; sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır; güzeli sevmektir; herkesteki en iyiyi bulmaktır; karşılık beklemeyi düşünmeden kendiliğinden vermektir; geride ister sağlıklı bir çocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkıda bulunmaktır; gönlünce eğlenmek ve gülmek; kendinden geçerek şarkı söylemektir; tek kişi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmektir. İşte bu başarılı olmaktır."
Romanlar:
1) Hınç Ayları - Pascal Bruckner - Ayrıntı Yayınları
İçinden kötülük fışkıran bir roman, okudukça negatifliğin esiri olunabilir. Pek tuhaf içeriği nedeniyle metrobüste okumaya hiç uygun değil :) Roman Polanski tarafından 1992'de Acı Ay adıyla beyazperdeye aktarılmış. (5/10)
2) Madam Arthur Bey ve Hayatındaki Her Şey - Mine Söğüt - YKY
Uzun süredir okuduğum en farklı ve şaşırtıcı romandı, Mine Söğüt'ün dilini ve içiçe giren insan öykülerini çok sevdim. Bu romanda da "kötülük" başrolde ama bulaşıcı değil. (8/10)
"Geçmişi fotoğraflardan öğrenmek mümkün mü? Ne anlatabilir bugün bize, çoktan ölmüş bu insanların durgun ve suskun suretleri? Sadece zamanın geçip gittiğini ve herşeyin bir gün bittiğini. Herkes ölür. Her şey biter. Ama yine de hayatta aslolan telaştır. İstektir."
3) Luisito - Susanna Tamarro - Can Yayınları
Emekli bir öğretmenin hayatına tesadüfen giren bir papağanla değişen hayatı... Hem hüzünlü, hem keyifli bir öykü. (8/10)
Tiyatro:
1) İstanbul Şehir Tiyatrosu - Dullar
Sabun köpüğü bir oyun ama Güzin Özyağcılar ve Hale Akınlı karşılıklı döktürüyorlar - tek perde olduğu için sıkılmadan izlenebilir. (6/10)
Sinema:
1) Paris'te Geceyarısı - Woody Allen
Bu da sabun köpüğü bir film ama Paris dekorunda zaman yolculuğu - sanatçıların sahneye giriş çıkışları ve ince esprili bir Woody Allen imzası ile izlemeye değer. (7/10)
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7 Kasım 2011 Pazartesi
23 Mayıs 2011 Pazartesi
Türkan'ı izledik, gözyaşlarıyla...
Türkan Saylan'ın son günlerini anlatan "Türkan" filmi 19 Mayıs'ta gösterime girdi, biz de Cumartesi günü koşarak sinemaya gittik. Dizinin son bölümünde gösterilen o çarpıcı jeneriği izlediğimden beri bu anı bekliyordum. Başımıza çökmüş olan Ergenekon kabusunu anlatan bir filmi nihayet izleyebilecektik...
Öncelikle söylemem gerekir ki salon düşündüğümden daha boştu. Bunun nedeni İstanbul'a baharın daha yeni gelmesi ve bu ışıl ışıl tatil gününde herkesin kendini açık alanlara atmış olması olabilir - umarım öyledir... Bu filmi izleyenlerin çok olmasını istiyorum, çünkü oyuncuların gönüllü olarak hiçbir ücret almadan rol aldıkları bu filmin tüm geliri Türkan Hoca'nın kardelenlerine aktarılacak. Salondaki yaklaşık izleyici sayısı yirmiydi ve bunların çoğu belli bir yaşın üzerindeki kadın izleyicilerdi. Şimdiye kadar izlediğim hiçbir filmde bu kadar bariz hıçkırık sesleri duyduğumu anımsamıyorum.
Konu malum; Prof.Dr.Türkan Saylan kanser hastalığıyla savaşının en zor dönemlerinde evi Ergenekon davası soruşturması kapsamında basılır, tüm eşyaları altüst edilir. Bunun nedeni ÇYDD'ndeki genç kızları okutma çalışmalarının bazı kesimlerin çıkarlarına ters düşmesidir. Bu soruşturma ile hem derneğin hem de destekçilerin gözünü korkutmak amacıyla eve ve derneğe baskınlar gerçekleştirilir ama herşey ters teper. Toplum Saylan'a sahip çıkar, kardelenler için yapılan bağışlarda patlama olur, derneğin 20.yıl kutlaması biletleri yok satar. Türkan Saylan'ın tek amacı artık bu dernek gecesine kadar ayakta kalabilmektir.
Filmde rol alan tüm sanatçılar harika bir iş çıkarmışlar. Türkan'ı canlandıran Rüçhan Çalışkur (ki daha önce Devlet Tiyatrosu'nda Leane'nin Güzellik Kraliçesi ile gönlümüzü zaten fethetmişti) Türkan Saylan kimliğini üstüne giymiş ve çok yakıştırmış. Benim ikinci favorim Ayşe Yüksel'i canlandıran Şebnem Sönmez'di. Polis memurunu canlandıran İsmail Hacıoğlu da başarılı ve sade bir oyunculuk sergiliyordu.
Film beklediğim kadar sert çıkmadı belki ama bence izlenmeye değer. Bu kadar değerli bir insanın anısına, onun son ana kadar aklından çıkarmadığı kardelenlerine bir damla su olabilmek adına...
Beğeni düzeyi 8/10.
Öncelikle söylemem gerekir ki salon düşündüğümden daha boştu. Bunun nedeni İstanbul'a baharın daha yeni gelmesi ve bu ışıl ışıl tatil gününde herkesin kendini açık alanlara atmış olması olabilir - umarım öyledir... Bu filmi izleyenlerin çok olmasını istiyorum, çünkü oyuncuların gönüllü olarak hiçbir ücret almadan rol aldıkları bu filmin tüm geliri Türkan Hoca'nın kardelenlerine aktarılacak. Salondaki yaklaşık izleyici sayısı yirmiydi ve bunların çoğu belli bir yaşın üzerindeki kadın izleyicilerdi. Şimdiye kadar izlediğim hiçbir filmde bu kadar bariz hıçkırık sesleri duyduğumu anımsamıyorum.
Konu malum; Prof.Dr.Türkan Saylan kanser hastalığıyla savaşının en zor dönemlerinde evi Ergenekon davası soruşturması kapsamında basılır, tüm eşyaları altüst edilir. Bunun nedeni ÇYDD'ndeki genç kızları okutma çalışmalarının bazı kesimlerin çıkarlarına ters düşmesidir. Bu soruşturma ile hem derneğin hem de destekçilerin gözünü korkutmak amacıyla eve ve derneğe baskınlar gerçekleştirilir ama herşey ters teper. Toplum Saylan'a sahip çıkar, kardelenler için yapılan bağışlarda patlama olur, derneğin 20.yıl kutlaması biletleri yok satar. Türkan Saylan'ın tek amacı artık bu dernek gecesine kadar ayakta kalabilmektir.
Filmde rol alan tüm sanatçılar harika bir iş çıkarmışlar. Türkan'ı canlandıran Rüçhan Çalışkur (ki daha önce Devlet Tiyatrosu'nda Leane'nin Güzellik Kraliçesi ile gönlümüzü zaten fethetmişti) Türkan Saylan kimliğini üstüne giymiş ve çok yakıştırmış. Benim ikinci favorim Ayşe Yüksel'i canlandıran Şebnem Sönmez'di. Polis memurunu canlandıran İsmail Hacıoğlu da başarılı ve sade bir oyunculuk sergiliyordu.
Film beklediğim kadar sert çıkmadı belki ama bence izlenmeye değer. Bu kadar değerli bir insanın anısına, onun son ana kadar aklından çıkarmadığı kardelenlerine bir damla su olabilmek adına...
Beğeni düzeyi 8/10.
8 Nisan 2011 Cuma
İstanbul Film Festivali'ndeydik...
" Ha ha ha " isimli Güney Kore filmine gittik. Çok araştırdığımızdan değil; tarihi oğlumuzun bakım durumuna uygun, evimize yakın ve iş çıkışı ilk seans olduğundan...
Cannes'da nasıl ödül aldığını anlayamadığım bir film. Hani usta bir yönetmenin eline düşse güzel bir sonuç çıkabilecek bir öyküsü var. Ne yazık ki oyunculuklar kötü, mekanlar çirkin (İstanbul'da yaşayan ve denize yakın çalışan birisi için), yenilen yemekler - içilen içkiler iştah kesici ve en zoru; dili (Korece) kulağa hiç güzel gelmiyor...
http://film.iksv.org/tr/film/124
(10'luk sistemde beğeni düzeyi: 3)
Cannes'da nasıl ödül aldığını anlayamadığım bir film. Hani usta bir yönetmenin eline düşse güzel bir sonuç çıkabilecek bir öyküsü var. Ne yazık ki oyunculuklar kötü, mekanlar çirkin (İstanbul'da yaşayan ve denize yakın çalışan birisi için), yenilen yemekler - içilen içkiler iştah kesici ve en zoru; dili (Korece) kulağa hiç güzel gelmiyor...
http://film.iksv.org/tr/film/124
(10'luk sistemde beğeni düzeyi: 3)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
